Ana Sayfa Karadeniz Turları Karadeniz Otelleri Yurt İçi Turlar Yurt İçi Oteller Şehir Otelleri Yurt Dışı Turlar Batum Kıbrıs Toplantı & Seminer Transfer Rent A Car Okul Turları
Hafta İçi ve Cumartesi:
09.00-19.00
Pazar : Kapalı
Bilgi & Rezervasyon
Sizin Yorumlarınız Gezi Yorumları
Fotoğraf Albümü
Fotoğraf Albümü
Butik Doğu Karadeniz Turu
Thermal Doğu Karadeniz Turu
Butik Doğu Anadolu Turu
 
icon Ayder Kaplıcaları
icon Neden Zenofon Tours?
 
 


İlk fırsatta Doğu Karadeniz turu

Ayça Sucu

Ayça SucuDoğaya olan sevgim ve hayranlığım, beni uzun zamandır istediğim ama bir türlü vakit bulamadığım “Karadeniz Turu”na gitmem için zorluyordu. Sonunda vakit bulmuştum. Birkaç yıl kadar önce bir arkadaşım Karadeniz turuna katılmış ve bana da öve öve bitirememişti. Tur için Butik Doğu Karadeniz Turları düzenleyen firmalar arasında isim edinmiş olan Zenofon Tours’u seçtim.

Doğu Karadeniz maceram Zenofon Tours web sayfasındaki tur rezervasyon formunu doldurarak başlamış oldu.  Benimle birlikte ilk kez Karadeniz turuna çıkacak olan birkaç kişi ile birlikte uçakla Trabzon’a gittiğimizde bizi alanda tur rehberimiz karşıladı.

17 kişilik olan aracımızda rehberimiz ve kaptanımız Hasan Sali ile beraber toplam 14 kişiydik. Ve gezimiz, rehberimizin Doğu Karadeniz ve Trabzon’la ilgili verdiği tarihi ve güncel bilgilerle başlamış oldu. Trabzon meğer geçmişte Avrupalılar tarafından İstanbul’dan sonra en çok bilinen Anadolu kentiymiş. Yavuz Sultan Selim’in 22 yıl valilik yaptığı Trabzon’da Kanuni Sultan Süleyman doğmuş ve 14 yaşına kadar kentte yaşamış.

Trabzon, tarihi İpek Yolu’nun Anadolu’daki en önemli liman kenti. İlk çağlarda Trabzon Limanı’ndan denize açılan gemiler Avrupa’ya kadar gidermiş. Marko Polo tarihi İpek Yolu üzerindeki yolculuğu sırasında Trabzon’dan geçmiş. Trabzon’daki ilk ziyaretimizi Ayasofya Müzesi’ne yaptık. Deniz kenarında bulunan kilise 13.yy’dan kalma. Kilise içinde 13.yy’dan kalan freskler, (kiliseler içerisinde İncil’den sahnelerin resmedildiği kök boyalarla yapılmış resimler) Rönesans etkisinin görüldüğü ilk freskler olmasından dolayı oldukça değerli.

Ayasofya Müzesi’nin bir özelliği de yapımı esnasında Türk ve Gürcü ustaların birlikte çalışıp kendi hüner ve motiflerini yansıtmış olmaları. Kilise içerisinde bulunan sütun başlıklarında ise İran etkisi görülmekte. Yani Ayasofya Müzesi tam anlamı ile medeniyetlerin buluştuğu bir mekan. Ardından Atatürk Köşkü’ne hareket ediyoruz. Trabzonspor Bulvarı ve Avni Aker Stadyumu’nun yanından geçtikten sonra Trabzon Saray kalıntılarının içersinde bulunan Trabzon Kalesi manzarası eşliğinde Soğuksu Tepesi’ne tırmanmaya başladık. Atatürk Köşkü şehre 7 km mesafede ve deniz seviyesinden 380 m yükseklikte bulunuyor. 1903 yılında yapımı tamamlanan binanın ilk sahibi Trabzonlu bir armatörmüş. Bina, şehre hakim bir tepe üzerinde ve şehre çok yakın olmasına karşın bulunduğu yerde hissedilir derecede nem ve sıcaklık farkı var. Mobilya ve birçok malzemesi yurt dışından getirtilen köşkte Trabzon’un ilk kalorifer sistemlerinden biri bulunmakta ve şehirde henüz elektrik yokken buhar jeneratörü ile elektrik üretilmekteymiş. 1937 yılında Atatürk, Trabzon’u ziyaret ettiğinde burada kalmış. Ardından köşk, Trabzonlular tarafından Atatürk’e hediye edilmiş.

Saatimiz 12’ye yaklaşırken şehir turumuzu tamamladık. Ardından öğle yemeği için Akçaabat’a hareket etik. Meşhur Akçaabat köftesini tatma vakti gelmişti. Deniz kenarında bulunan köftecimize gittik. Önceden hazırlanmış yerlerimize oturduk. Akçaabat Köftesi, piyaz, ayran ve meyveden oluşan menümüz çok lezzetliydi. Restoranımızda kırmızı etle arası iyi olmayanlar için deniz ürünleri de mevcut. Yemekten sonra Kayabaşı Yaylasına hareket ettik. Yayla Akçaabat’a 50 km mesafede ve deniz seviyesinden 1800 m yükseklikte. Yaklaşık 1 saat süren yeşillikler ve köylerin arasından kıvrılarak çıkılan yolun sonunda Kayabaşı Yayla Kent’e vardık. Etrafı çam ormanları ile çevrili Yaylakent merkezde ana restorandın bulunduğu ana bina ve etrafında sıralanmış müstakil evlerden oluşuyor. Evler yatak odası, oturma odası ve teras olmak üzere 3 ayrı bölümlen oluşmakta. Kahvaltı ve akşam yemeği ise ana binada alınıyor. Odamıza yerleşmenin ardından yaylada keşfe çıktım. Sahile göre yayla oldukça serin. Yayla evleri, çam ormanları ve rengarenk çiçeklerin arasında süren 1-2 saatlik gezintinin ardından Yaylakent Tesislerine geri döndüm. Günün sürprizi ise akşam yemeğinden sonra canlı müzik eşliğindeki eğlence idi. Kemençenin kıvrak nameleri eşliğinde teptiğimiz horonlardan sonra artık yatma vakti gelmişti.

Bol oksijen ve yüksek rakımdan olsa gerek her zaman alıştığımızdan biraz daha erken uyandık. Sabah 8’deki kahvaltıya kadar etrafta yürüyüşe çıktık. Topladığımız kır çiçeklerini kahvaltı masamıza koyarak başladığımız kahvaltımızda alıştığımız yiyeceklerin yanı sıra köy peyniri, Trabzon Tereyağı ve yayla balı ile zenginleştirilmiş harika bir kahvaltı yaptık.

Kahvaltı sonrası Kayabaşı Yaylası’na veda etme vakti gelmişti. Yine eşsiz doğal güzellikler, mısır ve fındık bahçeleri ile süslenmiş köy evlerinin arasından kıvrıla kıvrıla sahile indik ve Ayder Yaylası’na hareket ettik. 10 yıldır yapımı devam eden Samsun’dan başlayıp Sarp Sınır Kapısı’nda sona eren 550km’lik Karadeniz Sahil Yolu nerede ise bitmek üzere. Sırası ile Yomra, Arsin, Araklı, ilçelerini ardı ardına geçip Sürmene’ye vardığımızda çay bahçeleri ve çay fabrikaları yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Of, İyidere derken bir saatten az bir zaman içerisinde Trabzon’dan Rize’ye varıyoruz. Şehrin düzlük alanının önemli bir kısmı denizi doldurarak elde edilmiş. Şehri kuşbakışı görebileceğimiz Botanik (Ziraat ) bahçesine çıktık. Sadece küçük araçların çıkabildiği bahçede Çaykur’un işlettiği çay ocağı ve bir de çay enstitüsü bulunmakta. Çaykur’un örnek çay ve kivi bahçelerini gezip Rize’nin panoramik manzarası eşliğinde tavşankanı çaylarımızı yudumladıktan sonra Rize Botanik Bahçesi’nden ayrıldık. Öğle yemeği için Çayeli’nde bulunan meşhur kuru fasulye restoranlarının birinde mola verdik. Burası İspir kuru fasulyesini kendine özel tekniklerle pişirdiği için Çayeli’nin vazgeçilmez lezzet duraklarından biri. Kuru fasulyenin tadı gerçekten anlatıldığı kadar varmış. Belki marifet fasulyededir diye Çayeli’nden 2 kg da kuru fasulye satın aldık.

Sahil boyu yolumuzda Rize’nin en büyük ilçesi Ardeşen’e kadar devam ettik. Ardeşen, Fırtına Deresi’nin Kaçkar Dağı’nın zirvelerinden doğup denize döküldüğü yerde bulunmakta. Fırtına Vadisi boyunca devam eden yolculuk süresince giderek dikleşen yamaçları izlemeye başladım. Yemyeşil çay bahçeleri ve ormanlar arasından 100 yıllık hatta bazıları 200 yıllık ahşap tarihi konaklarla süslü Çamlıhemşin’e varıyoruz. Nüfusu 2400 olan bu şirin ilçe, vadide yükselen iki dağ arasına sıkışmış tek bir mahalleden oluşuyor. Çamlıhemşin’i öyle nüfusuna bakarak küçük bir ilçe gibi görmeyelim. Nüfusun çoğunluğu il dışında olmasına rağmen gerektiğinde binlerce Çamlıhemşinli anında toplanıyor ilçelerine. Nitekim bu kenetlenmenin bir örneğini geçmişte Fırtına Vadisi üzerinde yapılması planlanan hidroelektrik santralinin yapımına karşı çıkarak vermişler. Dünyada korunması gereken 200 ekolojik bölgeden biri ve barındırdığı 50’si sadece Rize bölgesinde olmak üzere 300’ün üzerinde endemik bitki türü ile Kaçkar Milli Parkı ve Fırtına Vadisi Çamlıhemşinlilerin koruması altında. Ayder Yaylası’na birkaç kilometre kala Tar Deresi’nin Ayder Deresi ile buluştuğu noktada duruyoruz. Rehberimiz keyifli bir yürüyüş için hazırlanmamızı söylüyor. Hiçbir yerleşimin olmadığı, çok önceleri yapılmış ancak yer yer bozulmuş yol boyunca 45 dakikalık bir yürüyüş yaptık. Tar Deresi’nin gürül gürül sesi ve doğanın cömert yeşilliği içerisinde iniş ve çıkışlı kıvrıla kıvrıla takip ettiğimiz yürüyüşümüz bölgenin en yüksekten akan ve kendisine verilen ismi fazlası ile hak eden Göksu Şelalesi’ne kadar sürdü. Şelalenin altında verdiğimiz mola süresince kimimiz ayaklarını suya sokup doğanın sesini dinledi, kimimiz bol bol resim çekti, kimimiz ise etrafta yaban böğürtleni toplamaya koyuldu. Yaklaşık 45-50 dakika süren dönüşten sonra tekrar aracımıza binerek, Ayder Yaylası’na doğru hareket ediyoruz. 1350 m. rakımda bulunan Ayder Yaylası 3932 yüksekliğindeki Kaçkar Dağı’nın eteğinde bulunuyor. Yaylada bulunan, 55c sıcak su kaplıcası birçok derde deva. Turizme açılmasına karşın yaylada hala geleneksel yayla yaşamı devam etmekte. Yaylanın merkezinde bulunan butik otelimize yerleşmeden evvel Gelintülü Şelalesini görüyor ve otelimize kadar kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Geleneksel Ayder mimarisine göre yapılmış ahşap otelimiz 20 odalı küçük ama şirin bir tesis. Odamızın penceresinden nerdeyse tüm yaylayı görebiliyordum. Akşam yemeği sonrası yaylanın tek eğlence merkezi olan Çise Cafe’de canlı müzik dinleyip tulum eşliğinde horon seyrettik.

Yayla havasından olsa gerek ertesi sabah uykumu almış ve zinde bir şekilde erkenden uyandım. Kahvaltı saatine kadar dışarı çıkıp güzel bir yürüyüş yaptım. Yine yayla peyniri, köy yumurtası, Ayder balı ve diğer bildiğimiz kahvaltılıklarla güzel bir kahvaltının ardından bir sonraki durağımız olan Fırtına Vadisi’nin derinliklerine doğru yolculuğumuza devam ettik. Konaklar Mahallesi Çamlıhemşin’de devasa ahşap konakların bir arada olduğu bir bölge. En yenisi 150 yıllık olan konakların oda sayısı 20-30’a kadar çıkabiliyor. Evlerin hemen hepsinin var-gel denen ağır yükleri taşımak için kurulan bir çeşit teleferik sistemi mevcut. Konaklar Mahallesindeki fotoğraf molasının ardından 1696 yılında yapılan yörenin en eski tarihi taş köprüsünün bulunduğu Şenyuva Köyü’ne hareket ettik. Bir sonraki durağımız olan Zilkale, 13.yy’da vadiden gelecek düşmanlara karşı önlem ve ticaret yolu üzerinde bir kontrol merkezi olarak kurulmuş. 

Kale kuruluş amacının yanı sıra vahşi tabiatın ve yağmur ormanlarının içerisinde enteresan bir yapıt gibi duruyor. Kale ile Fırtına Deresi arasındaki derin uçurum başınızı döndürebilecek derinlikte. Öğle yemeğimizi Fırtına Deresi kıyısında aldık. Tulum eşliğinde karşılandığımız restoranda garsonlar ve diğer çalışanlar servisten sonra bir ekip oluşturarak bize bir folklor gösterisi sundular. Bizden bazıları da horona eşlik etmeye çalışsa da pek becerdikleri söylenemez. Yemekten sonra Uzungöl’e hareket ettik. Yolumuzun üzerinde bulunan bir çay fabrikasını ziyaret ettik. Fabrika mühendisi fabrikayı gezdirirken üretimin tüm aşamaları hakkında bize detaylı bilgiler verdi. Fabrikadan ayrılıp Solaklı Vadisini takibe tekrar başladık. Çaykara’yı geçtikten sonra yamaçları süsleyen köyler ve bahçelerin güzellikleri içerisinde Uzungöl’e vardık. Uzungöl bilinmeyen bir tarihte oluşan heyelanın Haldizen Deresi’nin önünü kapatması sonucu ortaya çıkmış. Zümrüt yeşili çam ormanları ve çifte minareli caminin göle yansıması ile oluşan manzara fotoğraflarda görülenden çok daha etkileyici. Otelimize varıp ve odalarımıza yerleştik. Butik otelimiz tamamen ahşaptan yapılmış ve tüm odaları balkonlu. Akşam yemeğine kadar Uzungöl’ü keşfe çıktık. Yangın merdiveni dahi ahşap olan otel günün en ilginç olayı idi. Otelimizdeki akşam yemeği sonrası kemençe eşliğinde canlı müzik ve horon gösterisi ile günü neşeli bir şekilde tamamladık.

Ertesi sabah kahvaltımızın ardından Demirkapı Yaylası’na hareket ettik. Haldizen vadisi ve deresini takip ederek vardığımız Demirkapı Yaylası deniz seviyesinden 2100m yükseklikte ve 100-150 haneden oluşuyor. Bulunduğumuz yer ağaç seviyesinin üstündeydi. Yaylada Hasan Usta’nın Yeri adlı çadırdan bir cafe-restoranda kısa bir çay ve kahve molası verip etrafı seyrettikten sonra öğle yemeği için siparişimizi verdik. Biz gezimizi daha yukarılara doğru sürdürürken yemeğimiz hazırlanacaktı. Soğanlıya doğru yolumuza devam ettik. Nerdeyse 3000m rakıma ulaştık. Dağların, hatta bulutların üzerinde gibiydim. Aygır Gölü’ndeydik ve temmuz olmasına karşın sıcaklık nerdeyse 10 derecenin altındaydı. Biz rastlamadık ama rehberimizin söylediğine göre yılın çoğu zamanı bulut denizini bulunduğumuz yükseklikten görmek mümkün. Aygır Gölü derinliği 30m’yi bulan civardaki birkaç buzul gölden bir tanesi. Aracımızla göl kıyısına kadar yaklaştık. Buradan enfes manzarayı seyrettikten sonra epey acıkmış olarak, Demirkapı’ya doğru uçsuz bucaksız otlaklar arasından yokuş aşağı gruptaki birkaç kişiyle birlikte inmeye başladık. Grubun kalan kısmı araçla zikzaklar çizen yolda bizi takip ediyordu. Çok geçmeden Demirkapı Cafe-Restoranına döndük. Önceden siparişini verdiğimiz etlerimiz hazırlanıp, mangalımız yakılmıştı. Kuzu pirzola, salata ve yayla suyundan oluşan enfes öğle yemeğinin ardından bir de az şekerli Türk kahvemi içtiğimde keyfime diyecek yoktu. Aracımız Uzungöl’e vardığında bir saatlik serbest zamanımız vardı. Göl kenarında biraz yürüyüş yapıp hediyelik eşya dükkânlarını gezeyim derken zamanımız doldu ve Trabzon’a hareket ettik. Önce sahilde bulunan Of’a, ardından sahil yolundan Trabzon’a vardık.  Trabzon şehir merkezinde bulunan otelimize yerleştik. Akşam yemeğine kadar Atatürk Alanı, Taksim ya da halk arasında Meydan denilen şehrin en önemli merkezinde alışveriş yapmaya çıktık. Trafiğe kapalı Kunduracılar Caddesi’nde kısa bir yürüyüş yapıp Telkari ve Kazaziye elsanatları merkezini ziyaret ettik. Arkadaşlar için birkaç hediye aldım, derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadan akşam yemeği vakti geldi. Kaldığımız otel gerçekten çok güzeldi. 7.kattaki deniz manzaralı restoranı, yenilenmiş odaları, şehir merkezi, havaalanına yakınlığı ile ideal.

Sabah kahvaltı sonrası otelimizden ayrıldık. Maçka’ya, oradan da Altındere Milli Parkı’na hareket ettik. Sadece 1 saatlik bir yolculuk ile kendimizi şehir hayatından uzakta tabiatın içerisinde bulduk. İçimden Karadenizliler ne kadar şanslı diye geçirdim. Hatta yaşadıkları bu cennet doğa ve ulaşım kolaylıklarından ötürü kıskandım. Büyük şehirlerde 1-2 saatte evden işe giderken, Karadeniz’de 1 saatten az zamanda iki şehir arası seyahat edebiliyor ya da yaylaya çıkabiliyorsunuz. 5 günlük gezimiz süresince her gün başka vadi ve bir başka güzellik gördük. Altındere Milli Parkı ve Sumela Manastırı gezimizin finali gibi oldu. Milli park içerisinde yükselen Karadağ’ın yamacına inşa edilen Sumela Manastırı’nın doğa ile bütünleşmiş mistik havası sizi alıp başka dünyalara götürüyor. Manastıra çıkmanın iki yolu vardır. Birincisi orman içerisinde zikzak çizerek yükselen 1500 m’lik patika yol, diğeri ise sadece küçük araçların çıkabildiği ve manastıra 300 m kala son bulan ikinci seçenek. Biz ikincisini tercih edip patika yoldan döndük. Sumela Manastırı’nın temelleri Atina’dan gelen iki rahip tarafından 385 tarihinde atılmış. Efsaneye göre bu iki rahip rüyalarında Meryemana’yı görüyor ve Meryemana onlara Karadağın yamacında bulunan küçük mağarayı tarif ediyor. Ve manastırın temelleri atılıyor. Zamanla mağara kilise etrafına ek binalar yapılıyor ve genişleyip büyüyerek günümüze kadar ulaşıyor. Ana kaya kilise, kütüphane, mutfak, yemekhane, misafirhane, şapel, ayazmadan oluşan bölümleri rehberimiz eşliğinde gezip, hem manastırın tarihi hem de kilise duvarlarındaki freskler hakkında detaylı bilgi aldık. Manastırın içerisinde bir de dilek çeşmesi var. Kayadaki çatlaklardan yıl boyunca kesintisiz damlayan su eğer üzerinize damlarsa ki rüzgar esmediği sürece bu imkansız üç dileğinizden biri kabul olurmuş. Tabi dileğimi tutup suyu başıma damlatana kadar bekledim. 130 basamakla girdiğimiz manastırdan aynı yoldan geri dönüp patika yoldan milli park merkezine indik. Meryem Ana Deresi kıyısında nezih bir restoranda yediğimiz öğle yemeği sonrası Zigana’ya hareket ettik. Bir zamanlar Marco Polo’nun İpek Yolu üzerinde geçtiği güzergâh olan Zigana, günümüzde de hem doğal güzelliği, hem de hayvan çeşitliliği ile ön plana çıkmaktadır. Hamsiköy’e meşhur sütlacını tatmak için uğradık. Artık gezimizin yavaş yavaş sonuna yaklaşmıştık. Trabzon’a döndük. Uçağımızın hareket saatine kadar şehri kuşbakışı gören Boztepe’de semaver çaylarımızı içerek bekledikten sonra Trabzon Havalimanına vardık. Ve rüya gibi bir gezi yeni dostluklar ve anılarla burada bitmiş oldu.

 Designed by Taner Demirbulut  
Tursab Belge No: 5503 nazar© Copyright / ZENOFON TOURS / ALA-TURKA TURİZM TAŞIMACILIK TİC. LTD. ŞTİ
Yavuz Selim Bulvarı ,NO:167/C TRABZON Tel: (0462) 326 20 26 Fax: (0462) 326 30 34
Bookmark and Share